SOHBET HALKAMIZDAN PORTRELERLE
CAĞALOĞLU TÂRİHÇEMİZE KATKILAR (1)

BÂBIÂLİ YOKUŞUNUN MÂRUF İTTİHADÇISI EROL CİHANGİR

Göktürk Ömer ÇAKIR

«Bizden bahsedenler de ne kadar daha bahsedecek ki?»
Cicero, De Re Publica, 6.XX.22
    

[Bu yazı, Erol Cihangir'le yaşanmışlıklardan ve kendisine tevcih ettiğim sorulara verdiği 23 Word sayfası tutarında cevaplardan damıtılmıştır. Uzun cevapları görünce, senelerdir kendisine soru sorulmasını beklediğini istidlâl ettim. Sizikıymetbilmezler! Biriniz çıkıp da sormadınız mı?]

 

 

 

 

Burası bâzen İstanbul Dağıtım oluyor, bâzen Büyük Milas Han'da küçük bir ofis, bâzen de Türk Ocağı çayhânesi veya belediyenin Binbirdirek'teki çay bahçesi... Her zaman olmasa da masada Be^MKOM noöeflbi adlı bir sigara var. Büyük Zafer anlamına geliyormuş. Erol ağabey, lejandında «Yüce zaferler esnâsmda da sigara içmek öldürür»yazan paketin üzerinde, filigranla saklanma gereği duyulmadan arz-ı endâm ettirilen orak çekiç figürünü işâretle, küçük burjuva hassâsiyetlerimizi gıdıklıyor. Aslında mavra yapıyoruz; lâkin iş bu sigarayla da mavrayla da kalmayabilir sanki. Onun tâbiriyle, «Ayazlı gecelerde devriye nöbetinde bir dinamit lokumundan farksız vodka»larda ortama bir gün dâhil olabilir; ama o ortam burası değil. O devrimde bizim nöbet tutmamız da muhal; fakat Erol Ağabey işte. «Bolşevik»nâmıyla şöhret bulması boşuna mı? Bu mahûfiyetin(!) evcibâlâsında mûsıkîşinas Ahmet Tunçkılıç'ın Call ofDut/deki «nicknâme»ininbile «bolşevik erol» olması yer alıyor! Ayrıca ağabeyimizin hediye etmekten en çok hoşlandığı kitap, Aime Cesaire'in Sömürgecilik Üzerine Söylev'i. Yine de onun, sakın ola bizim enternasyonal Bolşeviklerden olduğunu sanmayın. Erol Cihangir kelimenin bizde pek bilinmeyen medlûlü itibâriyle Bolşeviktir. Bunun hikâyesini de kendisi anlattı: «93 yılı başlarında Kazan'da hocalık yaparken Tataristan, Sovyet Rusya'dan resmi olarak ayrılıp, bağımsız bir devlet olmak için referandum kararı almıştı. Pek tabiî olarak ben de derslerden boş kalan vakitlerimde Tatar bağımsızlıkçılarıyla birlikte mitinglere katılıyor, başka şehirlere, kasabalara, kolhozlara konferanslara gidip geliyordum. Nihayet referandum yapılıp, yüzde 52'ye yakın bir oyla Tataristan'ın egemenlik hakkını elde ettiği (hoş bu egemenlik hakkı da ayrı bir konu ya) günlerden bir gün üniversite rektörü beni çağırıp, teşekkür ettikten sonra içi para dolu şişkince bir zarf uzattı. (Rektörün, zarfta üç bin ruble para olduğunu söylediği o günlerde benim maaşım aylık dokuz yüz rubleydi). Rektöre bu parayı neden verdiklerini sorduğumda; bana, millî egemenlik referandum çalışmalarına katılmam dolayısıyla verildiğini söyledi. Bunun üzerine parayı alamayacağımı, zîrâ bu işlere gönüllü olarak iştirâk ettiğimi, bunun millî bir mesele olduğunu söyleyip, illa almam gerekirse okuldaki mağdur çocuklara dağıtmaları hususunda ısrar ettim. Bunun üzerine rektör önce yüzüme tuhaf tuhaf bakıp, ardından "Sen, dedi gerçek bir Bolşeviksin Erol bey". Tabiî başımdan aşağıya kaynar sular döküldü, kan beynime sıçradı, gözlerim karardı. Bir de hakaret ha! Başladım bağırıp çağırmaya. Memleketimde bunun için çekmediğim kalmamış, onca arkadaşım ölmemiş gibi, burada Bolşevik olarak adlandırılıyordum. Şarkiyat kürsüsü başkanı rahmetli Zeytune Hanım işi fark etmişti. Rektörle aramıza girip, beni evvela sakinleştirdi, ardından durumu izah etti: Meğer burada Bolşevik lafzı ıstılahta "Vatan, millet yolunda bir karşılık beklemeden, gönüllü olarak iş yapan idealist kişi" demekmiş. Bir müddet sonra gerçekten sâkinleşmiş, fırtınaların estiği suratımın buzları erimişti ama o günden sonra lakabımız Bolşevik olarak kaldığı gibi, "Bolşevik Erol Bey aşağı, Bolşevik Erol Bey yukarı, bizim Bolşevik Erol geliyor, onu filanca yerden alın yahut -Türkiye'ye giden birine- bizim Bolşevik Erol'u bul ..." sözleriyle nâmımız, Tataristan'dan, Azerbaycan'a oradan Türkiye'ye intikâl etti ve bildiğiniz gibi öylece kaldı.»

Peki, Erol Cihangir kimdir, necidir? O, ClA'nın Türkiye şeflerinden Paul Henze'nin Türkistan dergisinin çıkarıldığı günlerde Ahat Andican'a, «Sizin derginizin yazı işleri müdürü Marksist galiba» dediğinde ilk defa yanlış tanınmıyordu. Bu tür yanlışlıklar dışında zannediyorum hayatında itmâm edilmiş ve edilmemiş olanlar kategorisinde en çok yer tutan, tahsil sergüzeştleridir: Erol Ağabey, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nin Türk Dili ve Edebiyatı şubesinden mezun olmuştur (1989) ve buna pişmandır. Gerçi feylesof sultan Marcus Aurelius, pişmanlığı «Yararlı bir şeyi kaçırdığı için insanın kendisini kınaması» olarak târif ediyor; fakat Erol Ağabeye göre o uğraş yararlı; ama o branş yararsızdır ve burada, kaçırmadığı için pişmandır. Bu sebeple olsa gerek masterını Siyasal Bilgiler'de (1991) Sultan Galiyev üzerine bir çalışmayla devam ettirmiştir. Bitmeyen işler bundan sonra başlıyor: Kazan'da, Şehabeddin Mercanî Tarih Enstitüsü'nde Türkiye'deki Tatarlar üzerine; Belçika'da, Brüksel Üniversitesi'nde Belçika Krallığı ve Osmanlı İmparatorluğu arasındaki diplomatik ilişkiler üzerine; Fransa'da INALCO'da (Institut national des langues et civilisations orientales) Avrasyacılık üzerine inkıtaa uğramış üç doktora çalışması... Kendisi bu parantezi yakın zamanda, biten bir eğitim süreciyle kapatmak konusunda azimlidir; çünkü şu sıralar İstanbul Üniversitesi'nde Coğrafya lisansını sürdürmektedir. Erol Cihangir meslekî olarak da pek çok şeydir: Mihalıççıklı bu ağabeyimiz kum ocaklarında, inşaatlarda amele, hamal; çiftliklerde inek bakıcısı, traktör ve biçerdöver şoförü; kitapçıda tezgâhtar; «liman şehirlerinde gemi simsarlarıyla düşüp kalkan bir miço», garson; Dünya, Milliyet, And, Yazko Edebiyat, Türkistan gibi türlü mevkûtelerde matbaacı, gazeteci; minyatür ressamı (Paris'teki öğrencilik yıllarında geçimliği), reklâmcı, metin yazarı, «Marmaratör», "art direktör", hoca (Kazan yılları), organizatör, proje yöneticisi, radyo yorumcusu, radyo oyun yazarı, uluslararası sempozyumlarda ilmî danışman ve nihâyet yüz küsura ulaşan omnibusuyla Doğu Kütüphanesi'nin nâşiridir. Hem nasıl nâşir... Patron, editör, grafiker, musahhih, muhâsib, bâzen de dağıtımcı. Hepsi kendisi. Auteur nâşir. Zihniyet nokta-i nazarından da her ne kadar 27 Ekim 1958'de doğuşunu, üzerine yapışan Bolşevik lakabının da tesiriyle retrospektif olarak Ekim devrimine yâhut Cumhuriyet'in ilânı gibi devrimci hamlelere tevâfuk ettirse de Erol Cihangir esâsında bir Meşrûtiyet devrimcisi, kendi ifâdesiyle «Meşrutî bir monarşist» ve «sıkı bir İttihadçı»dır (10 Temmuz 29 Ekim'den değerlidir). Hem öyle böyle değil. 12 Eylül zindanlarından, suç aleniyet kesbetmediğinden, beraatsiz tahliye edildiğinde temyize gitmeyecek kadar; zîrâ İzmir suikastında bâzı İttihadçıların temyize gitmeleri üzerine evdeki bulgurdan da olduklarını bilmektedir. İttihadçılığın ideolojik bir çerçevesini çizmek pek mümkün değildir; çizilebilse belki bu anlamda eski ve köhnemiş kalabilirdi; ama şahsiyetli insanlarda bir hayat tarzı olarak tebârüz edebilecek millî diğerkâmlık ve sûzişli vatanseverlik rûhuyla birkaç onyıl veya asır sonra da yaşayabilir. İşte onca zaman sonra ondan olmak iddiasını canlı tutan da bu özelliğidir. Bu sebeple, Erol Cihangir de Doğu Halkları Kurultayı'nda Zinovyev'i gölgeleyen Enver Paşa'dan bahsederken sanki oradaymış gibi heyecânını korumaya devam eder. O Kurultay'dadır; zîra "hafif İştirâkiyyun"dur; fakat daha ziyâde, «Öfkeli kaşları salkım saçak / Kumral bıyıkları mahzun»dur ve handiyse barut öksürecektir; «Hamzabey câmi-i şerîfinden» kalanlardandır.

Sevdiği ve sık kullandığı bir tâbirle, «bidâyetinde» «dağların, bozkırların rûhunu şekillendirdiği çocukluk, savruk ve serâzat bir gençlik, derbeder bir eğitim hayatıyla, ipe sapa gelmez Asyalı bir çoban» olan Erol Ağabeyle oturup konuştuğunuzda en çok bahsettiği konunun göçebe medeniyetleri ve onların erdemleri olması da şaşırtıcı değildir. Tabiî bu durum yayıncılık eğilimlerini de etkilemiştir ki, son neşirleri arasında bozkır kültürünün en nitelikli çalışmalarından biri olan Khazanov'un Göçebe ve Dış Dünya'sı yer alır. Onun hemen yanına Altay halk inanışları üzerine en esaslı işlerden biri olan Uno Harva'nın Altay Panteonu'nu da eklemek gerekir. Ocak 1995 - Aralık 1998 arasında 48 sayı neşrettiği Türk Diplomatik (Bunu aynı adlı Amerikanmeşrep gazeteyle karıştırmayalım) ile 7. sayısından îtibâren uhdesine aldığı ve bugün 28. sayısına ulaşan Turan dergisini de dâhil edersek, Erol Cihangir kelimenin tam anlamıyla bir Deşt-i Kıpçak yayıncısıdır.

Sıkı bir İttihadçı dedik ya, aynı zamanda sıkı bir Turancıdır Erol Cihangir; fakat bizim daha ziyâde anladığımız mânâda bir Pantürkizm değildir bu Turancılık. Bunu jeopolitik Turancılık olarak tavsif edebiliriz sanırım. Kendisine farkın ne olduğunu sorduğumda, «D. Saumier ve H. Chertkow'un semantik bakış açısına vurursak; zaman ve uzay ile aktör ve aksiyomlara bağlı isimler ve epizodik târihî hâtıralar milliyetçilerin Turan anlayışını ortaya koyarken, benim Turan anlayışım sözkonusu bakış muvâcehesinde târihin cereyan ettiği mekân/coğrafya, bu mekânı oluşturan her şeye ait bilgilerle, çoğu anlamsız gibi görünen eşya, deyim, davranış biçimi, kelime ve cümleleri anlamlı hâle getirerek, yeni bir anlam ve kavram dizgesiyle paradigma yaratabilme çabasını içerir» cevâbını vermesi üzerine, biz cehele vü fecere için konuyu biraz daha açmasını ricâ etmiştim. «İki gözüm!»diye başladı ve böylece bizim kabilenin anlayabileceği iki kelimeyi en başta sarf ederek konuşmasını sürdürdü: «Jeopolitik sadece benim için değil, genel kabûl açısından, "mekân felsefesine" dayalı bir dünya görüşü, bir dünya tasarımıdır. Turancılık bu açıdan jeopolitik kuramcılarının öne sürdükleri kara-deniz, yerleşik-göçebe düalizminin şekillendirdiği dünya adasında bu düalizmin denizci ve yerleşikliği temsil eden Batı kısmı karşısında, bozkır ve göçebe toplumun değerleri üzerinden yapılacak bir okumayla Asyalı ve Doğulu bir denklem kurmaktır. Elbette bu denklemin baskın gen havuzunu Türkler oluşturmaktadır ve bunun öznel bir yeri vardır.»Konu önemli olduğu için takdim tehirle onun cümlelerine yer ayırmayı sürdürüyorum: «Turan, târihî döngü yasası gereği pek çok kavmin cevelangâhıdır; fakat bu kavimler için bir çatışma alanı değil Batı'ya karşı bir barış adası ve hinterlandı olarak ele alınmalıdır. Burası, onlardan farklı bir evren algısı, kutsalları, dinî anlayışları olan bir ahlâk ve hikmet dünyasıdır. Bu bağlamda Çin'den de ayrışır. Benim Turancılık anlayışım klâsik milliyetçilerin dünya sisteminin bir parçası olarak tasavvur ettikleri etnik-siyâsî bir birlik fikrine değil bir medeniyet ibdâsı ve iddiasına dayanmaktadır.»Sanırım bu bakış açısı Erol Ağabeyin antiemperyalist damarını da şekillendiriyor. «Sürmene'deki çay bahçelerinin göreceği zarardan Kenya'nın çay plantasyonlarının da etkileneceğini ve bunun Londra veya Amsterdam borsasının açgözlü monopolleri»nebağımlı olmamızdan kaynaklandığını söylerken şüphesiz bu evrenselci anlayıştan besleniyor. Bu anlayışın bir diğer kaynağı da İttihadçılığıdır. Çünkü Zare Vand Nalbantyan'dan öğrenmiştir ki, İttihadçıların «Sudan'dan Trablusgarp'a, Makedonya'dan Kafkasya'ya, Beyrut'tan Kâşgar'a kadar kendilerini sorumlu»hissetmelerinin arkasında adı konmamış bu çeşit bir jeopolitik anlayış fiilî olarak egemendi.

Her ne kadar kendi jeopolitik görüşü çerçevesinde aktör ve belitler ikinci plânda gibi görünse de Erol Cihangir'in tefekkür dünyası içinde önem arz eden târihî kişiler vardır ve Sultan Galiyev'i, kendi şeyhi muhteşem Jöntürk Ubeydullah Efendi (O da sakallı!)'yi, İttihad ve Terakki'nin merkez-i umûmî kadrosundan bâzılarını saymazsak bunların başında da Mâturîdî (Muhalif - muvâfık hepimizin sevdiği ama pek bilmediği şu Semerkandlı müfessir) gelmektedir (Yakın zamanda çevrilmeye ve peyderpey neşredilmeye başlanan Te'vîlâtü'l Kur'ân'ın tâkipçisi ve okuyucusudur) ve 2 yıl önce düzenlenen arsıulusal bir sempozyumda Mâturîdî hakkında ilgi çekici bir bildiri sunduğu için sohbetlerimizin bir öznesi de Mâturîdî olmaktadır. Erol Ağabeye göre Luther'in kiliseyle hesaplaşarak Germen millî kilisesinin doğuşunu sağlaması ve rasyonel düşünceyle

sarsılan Batı dünyasında onun açtığı çığırdan Max VVeber'in bir müceddid gibi temâyüz etmesi en dikkat çekici medenî hamlelerin başında gelmektedir ve Mâturîdî'nin böylesi bir müceddidinin bizde ortaya çıkmamış olmasını mühim bir kayıp olarak görmektedir. Bir sohbetimizde, «Bu adamdan bir Weber çıkarabilirsek kurtuluruz» derken kastettiği de budur: «Mâturîdî, İslâm dünyası içinde rasyonalizme olan vurgusu ve ilâhî olanla dünya işlerinin birbirinin zıttı değil, fakat aynı şeyler de olmadığını ilk ortaya koyan mütefekkirlerden birisidir. Onda, ne Mûtezile'nin saf akılcılığı, ne de Eşârî'nin saf kaderciliği vardır. Her şey olması gereken yerdedir. Mâturîdî'nin açmış olduğu bu yolun en büyük talihsizliği o ki, Eşârî'de olduğu gibi onun yenileyicisi, sistematize edici bir müceddidi gelmemiştir. Nitekim bugün hemen hemen bütün İslâm toplumuna hâkim olan Eşârî anlayışının gücü, onun İmam Gazâlî gibi bir müceddidi ve sistematikçisi olmasından kaynaklanmaktadır.» Erol Cihangir için coğrafya son derece önemli bir bilimdir (Burada Kadir Yılmaz'a selâm gönderiyoruz ve onun çevirdiği, Erol Ağabeyin neşrettiği H. J. Mackinder'in Tarihin Coğrafi Kalbi'ni öneriyoruz. Çocukcağız Facebook'ta elli kere paylaştı, hâlâ almadınız ey Tanrı'nın gedâ kulları!) ve târihe coğrâfî perspektiften bakar. İşte Mâturîdî değerlendirmesinde, onun bu bağlamda sınıflı-köleci yerleşik toplum karşısında sınıfsız-kölesiz göçebe medeniyetinin bir değeri olarak parlamasını anlamak açısından sözkonusu sempozyumdaki bildirisini okumanızı salık veririm. Burada, «Mâturîdî'nin etkisinin bozkırın Turanî göçebeleri arasından başlayıp, doğu ve güneydoğu istikâmetine, Hindistan ve Hint altkıtasından Malezya ve Endonezya adalarına, kuzeyde Ural dağlarından, batıda merkezî Asya'dan Anadolu ve Balkanlara kadar uzanan büyük Avrasya anakarasında İslâm'ın şekillenmesi ve algılanmasında bir inanç coğrafî kuşağı» oluşturması Erol Cihangir'in ona nasıl yaklaştığını anlamanın anahtarıdır ve bu bir ilâhiyat meselesi olmanın dışında hem jeopolitik hem de Turancılıkla son derece ilintili bir noktada durduğunu da göstermektedir. Erol Ağabeyin bir diğer adamı da Vanî Mehmed Efendi'dir. Hani, merhum İsmâil Hâmi Dânişmend'in tâbiriyle "Osmanlı medresesinin taassup devrinde Türkçülük bayrağını tefsîr ilminin tepesine diken yegâne Türk âlimi.» (Mevlevîler kendisini sevmez. Ayrıca Vaniköy'den vapurla geçerken buraya götlerini dönerler demezsem rahat edemem. Zaten Erol Ağabey de Mevlevîleri sevmez) Ona göre Vanî Mehmed, Mâturîdî yolunun bir müceddidi gibidir; zîrâ o, «17. asır gibi bir târihte, hemen hemen elden geçirdiği bütün Arap Kur'an tefsirleri içinde yerleşik köleci Arap asabiyetçiliğiyle, mevâlî anlayışının ne denli derin olduğunu görür. İşbu sebeble Arâisü'i Kur'ân çalışmasında Arap ırkçılığının hâkim bakış açısını Türkler lehine düzeltmekle işe başlar.» Bu yüzden Erol Ağabeyin yayıncılıkta en önemli emellerinin başında bu tefsiri neşretmek gelmektedir.

Ticârethane Sokağı'ndaki ilk tanışıklığımızdan, Cemal Nadir Sokağı'nda Doğu Kütüphanesi'nin fırından yeni çıkmış dumanı üstünde kitaplarını berâber yüklendiğimiz günlere kadar anlatacak birdolu hikâye ve karîha var ve Terentius'un dediği gibi, «Bana en yakın kişi yine benim»; o sebeple konuyu kendimle bağlamam lâzım: Tefekkür dünyâsını ne kadar telhis edebildim bilemem; ama bence Erol Cihangir'in en önemli yanı, şöhretli siyâsî figürlerin ve kalemşörlerin etnik menşelerini bir îtimatsızlık referansı olarak bilip aklında tutması ve kuyruğu dik bir müdânaasız olması hâriç, benimle münâsebetleri çerçevesinde ortaya konulabilir. Bir yayıncı olarak beni protokol listesine alması ve neşrettiği her kitaptan bilâbedel edinmemi sağlamasıyla şu «fakir»in entelektüel gelişimine önemli katkılarda bulunmuştur. Ben de bu sâyede sizleri tenvîr edebiliyorum. Tabiî protokol listesine girmem hemen mümkün olmadı. Evvela tanışıklığımızın «bidâyetinde» kitaplara ederini ödüyordum. Sonra bu ödemeler nısfü'd-eder oldu. Sonra da nasıl olduysa bütünüyle ortadan kalktı. Tabiî bir süre ben ısrâr ettim o reddetti, nihâyet artık bende buna zâten hakkım olduğuna dâir bir kanaat hâsıl olmaya başladı ve Doğu Kütüphanesi'ne her girdiğimde «Ooo abi bu mu çıktı?» dememi tâkiben mahsülâtı çantaya atmaya başladım. Ondan sonra da bana biraz gülümseyen herkesle böyle bir «indıragandi» hukûku geliştirdim. Mesela Mustafa Çalık Hocanın Türkiye Günlüğü'ne ilk gidişimizde entelektüel taam faaliyeti sona erip herkes garsalandıktan sonra (Çünkü asla o kurufasulyeye doyamazsınız) hoca ortamdakilere hitâben, «Gençler; ilk defa gelenler kitaplarımızdan birer nüshayı diş kirası olarak alsınlar» dediğinde benim hiç hamle yapmamama şaşıran arkadaşlar olmuştu. Çünkü kimse benim bu duyurudan iki saat önce zaten bütün Cedit Neşriyat ürünlerini çantama doluşturduğumu, Yalçın Koç kitapları için ayrı bir poşet aramak üzere ortalıkta dolandığımı fark etmemişti. Eee, Arapların dediği gibi, «Sırtımı elim gibi hiçbir el kaşımamıştır» ve Erol Ağabeyin sık sık dediği gibi: «Falan filan vesâire.»

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Köşe Yazarları


ATİLLA İLHAN
Salı, 31 Mayıs 2022
...
TÜRK BAYRAMI: NEVRUZ
Salı, 29 Mart 2022
...

An itibariyle ziyaretci sayısı:

180 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi