GALİP ERDEM'İN KIZGINLIĞI
Necdet ÖZKAYA
Demirlibahçe’e oturduğumuz yıllardı. Soğuk bir kış günü akşam karanlığı çökmüştü. Evin en sıcak odasında küçük olmasına rağmen oturmayı tercih ediyorduk. Elçin’le Gökçen buldukları köşede oturmuş derslerine çalışırken, anneleriyle ablaları Gülçin akşam yemeğini hazırlamak için mutfaktaydılar. Ben de herhalde kısılmış sesiyle televizyon seyrediyordum. Kapının telaşlı telaşlı çalındığını fark edince, ev halkı birbirinin yüzüne merakla baktıktan sonra biri kapıyı açmak için gitti. Netameli günlerdi o günler. Dar vakitte çalınan kapılar, ileri saatlerde çalan telefonlar, insanları hep korkuturdu. Onun için kapılarda çifte kilitler, zincirler vardı. Açılması bile bir zaman alırdı.
Gözetleme deliğinden bakılır, kapının dışındakinin kim olduğu tespite çalışılırdı. Yüksek sesle “kim o?” diye sorulur, emniyet testleri yapıldıktan sonra kapı açılır, gelenin ismi yüksek sesle tekrar edilirdi ki içeridekiler kimin geldiğini anlasınlar.
Kapıyı açan bağırdı: Galip amca.
Hepimiz birden kapıya üşüştük. Çünkü Galip ağabey, bir sürpriz yapmış, habersiz gelmişti. Bizim ev yemekli, yemeksiz habersiz misafir ağırlamaya alışık olduğu için hiç şaşırmadık.
Misafiri oturduğumuz odaya buyur ettik. Kalorifer peteğinin önüne yere serilmiş bir minder vardı. Genellikle oraya ben otururdum. Tam karşıda televizyon vardı. Tam da Galip ağabeye göre bir yer.
O da yalnız kaldığımız bir anda, bana “bu soğuk günde niye geldiğimi hiç merak etmiyor musun?” diye sordu.
“-Hoş geldiniz, başımızın üstünde yeriniz var. Merak etsek bile misafire geliş sebebini sormak terbiyemize aykırıdır” dedim.
“-Sana çok kızgınım dedi. Seni ciddi anlamda uyarmak için geldim” diye cevap verdi.
“-Hayrola” dedim. Seni kızdırmak için bir hata yaptığımı sanmıyorum.
“-Oooo! Dedi. Hem öyle bir kızgınım ki, hem öyle büyük bir hatan var ki… demez mi? Bunun üzerine,
“-Allah! Allah!” demekten kendimi alamadım.
“-Sen” dedi:
“-Adalet ablama eziyet etmekten utanmıyor musun? (Evin hanımının yaşı küçük olsun, büyük olsun.. abla diye hitap etmek G.Erdem’in vazgeçemediği alışkanlıklarından biriydi) diye sordu.
“-Nasıl bir eziyet yapıyormuşum?” diye cevap verdim. “Anlat da öğreneyim” dedim.
“-Sizin apartman kaç kat, siz kaçıncı katta oturuyorsunuz?”
Soruyla öfkesi arasında bağ kuramadığım için, sorunun alakasızlığını anlatmamak için tuhaf bir şekilde yüzüne bakarak cevap verdim.
“-Yoldan sayarsak dört, bahçe kapısından sayarsak beş kattır. Biz en üst katta oturuyoruz” dedim.
“-Her gün en az iki kere Adalet ablam bu beş katı inip kömür ve odun alıp yukarı çıkartıyor. Sobayı yakıyor. Sen ne kömür, ne odun taşıyorsun. Erkeğin “kazak” olması hoşuma gitmeye gider de senin yaptığın çok fazla” deyince, ben gülmeye başladım. Anladım ki birisi Galip ağabeyi çok fena işletmiş.
Gülmem onu biraz daha öfkelendirdi. “Bir de sıkılmadan gülüyorsun” dedi.
“Ağabey” dedim. “Arkanın nereye dayandığını biliyor musun?” diye sordum. Başını çevirip dayandığı yerin bir kalorifer radyatörü olduğunu görünce afalladı. Bir an ne diyeceğini şaşırdı. Biraz daha şaşırtmak için “ bu evde hiç soba var mı? Bir bak dedim” Sobayla ısınmadığımıza göre kömürü, odunu almamıza, onları depolamamıza gerek kalır mı?” diye sordum.
Cevap vermedi. Başını sağa, sola sallayarak, benim duyacağın bir sesle:
“-Alçak Süleyman! Dedi. İşletildiğini anlayınca mahcup olmuştu. Mahcupluğunun devam etmemesi için ben konuyu değiştirmiştim,
Galip ağabeyi işleten, karakış günü bizim eve tez elden gönderenin, S.Kürkçü olduğunu anlamıştım.
 
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Köşe Yazarları


ATİLLA İLHAN
Salı, 31 Mayıs 2022
...
TÜRK BAYRAMI: NEVRUZ
Salı, 29 Mart 2022
...

An itibariyle ziyaretci sayısı:

141 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi