YUSUF ZİYA YÖRÜKHAN

Necdet ÖZKAYA

Bir kısım değerli insanımızı ya hiç tanımıyoruz veya az tanıyoruz. Az tanıdığımız insanlardan biri de Yusuf Ziya Yörükhan’ dır. Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükhan İlahiyat Fakültesi İslam dini ve mezhepler tarihi profesörü iken 1954 yılında rahmetli olmuş. Arkadaşı Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken’in yazdığına göre Yusuf Ziya bey Selaniklidir 1887 senesinde orda doğmuştur. Devrin önemli medreselerinde okumuş, ilahiyat alanında özellikle İslam ilahiyatı alanında kendini iyi yetiştirmiştir. Ayrıca darülfünunun felsefe bölümünü bitiren Yusuf Ziya, medreseden aldığı dogmatik ilimlere dair bilgisini batı felsefesine ait bilgilerle tamamlamıştır.

Maksadım Yusuf Ziya’nın hayat hikâyesinden ziyade, onun ilim hayatı boyunca yaptığı çalışmalarından sizlere bir miktar bahsetmektir. 

Yusuf Ziya, mesleki hayatının ilk yıllarından itibaren okullarda okutulan din derslerini çağın metotuduna, anlayışına ve pedagoji kurallarına uygun olarak yeniden yazılması için çeşitli makaleler yazmıştır. Hilmi Ziya ile birlikte henüz darülfünunda öğrenciyken 1922 yılında çıkardıkları “Mihrap”  dergisinde başlıca amacı modern anlamıyla din dersleri kitabı yazabilmektir. Bunun için çeşitli makaleler yazmıştır.

Mihrap dergisi, “Mahfil, Sebilürreşad gibi dini dergilerden çok farklıydı. Tam anlamı ile bir Türk-Müslüman dergisiydi. Anlaşılıyor ki, Yusuf Ziya Türkçü bir ilim adamı olan Ziya Gökalp ’in fikirlerini benimseyen, onun teşviki ile yayımlanan İslam Dergisi ’ne benzeyen bir dergiyi yani “Mihrap”ı çıkarmıştır.

Yusuf Ziya ile Hilmi Ziya Ülken İstanbul Çapa Kız Öğretmen Okulunda öğretmenlik yaptıkları dönemde Yusuf Ziya ( 1926 -1930 ) din dersleri okutuyordu. Oysa bir kısım eğitim tarihçileri 1927 yılında okullardan din derslerinin kaldırıldığını belirtmektedirler. 1927 yılında okullardan din dersleri kaldırılmış ise, öğretmen okulunda 1930’larda bile din dersleri nasıl okutulmakta idi. İzaha muhtaç bir konu. Yusuf Ziya İstanbul ve Vefa lisesinde din dersleri öğretmeni iken ilmi zihniyete uygun bir anlayışla dersleri okutabilmektedir.

Eğitim hayatımızın en çelişkili dönemlerinin biri Ziya Gökalp’in de tespit ettiği gibi medrese ile yeni açılan okulların ilkeleri arasındaki tezatlardır. Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinin en büyük eğitim problemlerinin birisi de mevcut okulların, medreseler, yabancı okullar, azınlık okulları gibi okulların her birinin ayrı telden çalmasıydı.

Atatürk, Tevhid-i Tedrisat yani eğitimde birlik kanunu ile eğitimdeki çok başlılığı ve karmaşayı bir düzene sokmak istemiştir. 

Hüseyin Atay’ın Tevhid-i Tedrisat kanunuyla ilgili belirttiği önemli bir husus şudur: eğitimde birlik kanunun gerekçesinden anlaşılacağı üzere Atatürk mezhepler üstü bir din eğitimin gerçekleştirmesini hedeflemiştir.

Ancak bugün eğitimde karşılaştığımız sorunların birçoğu “Müslüman Türk Kimliği”nin oluşmasında etkili olan Tevhid-İ Tedrisat Kanununun ruhuna uygun bir din eğitiminin yapılmamasıdır.

Bu konuda Hilmi Ziya Ülken, Yusuf ziyanın  “Müslümanlık” adlı kitabının önsözünde hayati bir konunun altını çizerek düşüncelerini belirtiyor : “Tanzimat ‘tan bilhassa İkinci Meşrutiyetten sonra din derslerinin orta öğretimde yanlış bir uygulaması olmuştur. Medrese ile mektebin prensiplerinin zıt iki müessese halini alması Tanzimat ‘ın başlıca hastalığı idi. Bununla beraber medrese, modernleşme ( yani yenileme ) gayreti göstermeden, mektebin dışında devam ediyordu “

“Batı sistemindeki Rüştiye ve İdadi mekteplerine “Ulum-u Diniye”, “Malumatı Ahlâkiye”, “mantık”, “kelam” gibi derslerin konulması kararı, bu çatışmalı ikiliği kaldırmak, mektep ve medrese mezunlarının birbirine düşman iki tip halinden çıkarmak gibi iyi niyetten doğmuştur; fakat bu dersler ne yazık ki, gayelerine hizmet edemedi. Bunun sebebi, eski kültürümüze ait derslerle Garp’tan alınan ilimlerin prensipleri arasında münasebet aramak ihtiyacının uyanmaması idi. Bunu da gerek Tanzimatçıların, gerek Meşrutiyetçilerin Şarka ve Garba derinden bakmak meselelerin köküne nüfuz etmek kuvvetini göstermemiş olmalarında aramak yanlış olmaz.

Hüseyin Atay’a göre “Devletle milleti birbirinden ayıran sebep 1776’dan yani Osmanlı Devleti’nde başlayan ilk yenileşme hareketi ile birlikte dine karşı başlattığı olumsuz ve hasmane tutumun devam etmesidir. Atatürk bunu görerek Tevhidi Tedrisat kanununu çıkardı ki, din eğitimi ve öğretimi modern teknik ve beşeri bilimler gibi anlaşılıp yorumlanarak çağdaş Müslüman yetişebilsin.

Çok büyük amaçlarla çıkarılan Tevhidi Tedrisat kanunu bir müddet sonra topallamaya başladı. Çünkü 1927 yılında okullardaki din dersleri kaldırıldı. Cumhuriyetin ilk yıllarında açılan imam hatip okulları ve ilahiyat fakültesi 1933’te kapatıldı (Cehaletin Tahsili, sayfa: 257 )

Hüseyin Atay, bu işlerin Atatürk ‘ün bilgisi dışında yapıldığını söylemektedir. Araştırılması icap eden bir konuda budur.  

Hüseyin Atay adı geçen eserde ilave ediyor “Atatürk ‘ün Tevhidi Tedrisat’taki amacı diye anlayıp uygulandığı takdirde devlet millet ve din zıtlaşmasının ortadan kalkacak, aklı hür, vicdanı hür kuşakların yetişmesi bu yolla mümkün olacaktır.”

Hala günümüzde yaygın olarak akıl iman kavgası yapılmaktadır. Aklı imanla, imanı akılla yıkmaya çalışmak kimseye bir şey kazandıramayacağı gibi milleti bölüp parçalamak hasım taraflar haline getirmekten başka bir şeye yaramayacaktır. Oysa “Aklı olmayanın dini olmaz” hikmetini bir türlü kavrayamadık.

Yusuf Ziya Yörükhan,  İslam dininin birinci derecede kaynakları “Kitap ile Sünnet”tir.  Bunların dışında kalan “Ümmetin İcma-i” ve “Kıyas”  yolu ile yapılan içtihatlar vardır. Bunlar da İslam dininin ikinci derece kaynaklarıdır. Şu ciheti iyice bilelim ki, Müslümanlıkta bu dört kaynağın dayandığı başlıca delil akıldır. “Müslümanlıkta ilk farz aklımızı kullanmak, Allah ve hakkı bulmaktır.“ 

Yazarın buna göre çok önemli düşüncelerinden biri de “İslam dininin farzları yalnız fertleri Allaha yaklaştıracak olan namaz, oruç gibi ibadetlerden ibaret değildir. Müslümanları asıl ayakta tutacak ve en büyük medeniyete ulaştıracak olan bir takım farzlar daha vardır ki, bunlar doğruluk, ilim tahsil etmek, çalışmak, aileye bakmak, vatanı korumak, adaleti yerine getirmektir.”

Yusuf Ziya Yörükhan’ın ilgi çekici ve en azından benim şimdiye kadar okumadığım, dinlemediğim bir önemli düşüncesi:

“Fikrimce daha Peygamberin vefatını takip eden günlerde ilk yapılacak işlerden biri her türlü anlayışın ve fikir ayrılıklarının önüne geçmek için anayasa halinde bir ilm-i hal vücuda getirmek olmalıydı. “

Bu ilm-i hal, Kur’an ayetlerine dayanarak yazılmalıydı. Yeni Müslüman olmuş milletler için kendilerince yazmak icap ederdi. 

Bu suretle İslam esaslarına harici unsurlar girmeyecekti. Müslümanlar dini esaslar konusunda anlaşmazlığa düşmeyeceklerdi.

Merhum yazarın yazdığı eserlere bakınca çok yönlü bir araştırmacı olduğunu görüyoruz.

Elimde Yörükhan’ın Müslümanlık adlı bir kitabı var. Doğuş matbaacılık tarafından ikinci baskısı 1993 yılında yapılmış.

İkinci kitap “Alevi Bektaşi Tahtacı Nefesleri”  adını taşıyor. Kitap Ötüken tarafından yayınlanmış. Nisan 2011 yılında.

“Anadolu’da Aleviler ve Tahtacılar”, Müslümanlıkta Dini Tefrika”,”Şamanizm”  isimli kitapları da var.

Ayrıca Atatürk ’ün arzusu üzerine “Türk Dinleri ve Mezhepleri Tarihi “ adlı bir büyük eseri var.  Basılıp basılmadığı hakkında bilgim yok.

Müslümanlık adlı eseri 1954 ve 1957 yılında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından öğretmen okullarında yardımcı ders kitabı olarak okutulması tavsiye edilmiştir.

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Köşe Yazarları


ATİLLA İLHAN
Salı, 31 Mayıs 2022
...
TÜRK BAYRAMI: NEVRUZ
Salı, 29 Mart 2022
...

An itibariyle ziyaretci sayısı:

35 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi